Bu sorunun kısa yanıtı şudur: Cennete sadece tamamıyla doğru (salih) olan insanlar gider.
Tam yanıt almak isteyenler için: Tam doğruluğun ne anlama geldiğini ve Tanrı’nın bunu neden gerekli kıldığını anlatmak için daha fazla zaman gerekir. Cennete girmemize izin verilip verilmeyeceğini belirlerken Tanrı’nın hangi standardı kullandığını öğrenmek için gereken tüm zamanı vermemizi öneriyorum. Çünkü bundan daha önemli bir mesele düşünemiyorum, siz düşünebiliyor musunuz?
Bugünlerde cennet hakkında düşünmeyen birini bulmak çok zordur. Kimlerin cennete gidebileceği konusunda neredeyse var olan insan sayısı kadar farklı görüş olabilir, fakat bu hayattan sonraki yaşama ilişkin görüş farklılıkları ve yazılarının çok sayıda olması bir şeyi doğruluyor: Biz kabul etsek de etmesek de, hepimiz bu yaşamın ötesinde bir şeyi özlüyoruz. Hoş bir şeyi. Anlamlı bir şeyi. Bu neden böyle? Kutsal Yazılar bize bunun nedeninin Tanrı olduğunu anlatıyor: “İnsanların yüreğine sonsuzluk kavramını koydu.” (Vaiz 3:11, Eski Antlaşma)
Neden Benzer Şekilde Düşünüyoruz?
Muhtemelen çoğumuz kendimizi ortalama insan olarak görürüz, ne çok iyi ne de çok kötü. Kendimiz için, “Ben iyi bir insanım, bu nedenle, şayet bir cennet varsa, benim gibi insanların hepsi muhtemelen oraya gidecek” deriz. Böyle düşünürüz. Ne var ki, Tanrı böyle düşünmez. Kısa cevabımı hatırlayın: Sadece tamamıyla doğru olan insanlar cennete gidecekler.
İsa Dikkatlerini Çekti!
İsa’nın ilk vaazını okumak ister misiniz? İncil’in ilk kısmı olan Matta Müjdesi’nin 5-7. bölümleri arasındadır. Söylediği sözlerden biri, on bin ağzın açık kalmasına neden olmuş olmalı. İsa, o gün konuşma yaptığı insanların arasında bulunma olasılığı bulunan iki dindar gruptan söz etti. Onlar hakkında şöyle bir yorum yaptı:
“Size şunu söyleyeyim: Doğruluğunuz din bilginleriyle Ferisiler'inkini aşmadıkça, Göklerin Egemenliği'ne asla giremezsiniz!” (Matta 5: 20, İncil)
Mekke şehir merkezinde Aziz Reda ve Aziz Mabedi sokaklarının köşesinde durduğunuzu hayal edin. Toplanan kalabalığa, Müslüman din alimlerinin cennete girmeye hak kazanmak için gereken doğruluğa sahip olmadıklarını anlatmaya başlıyorsunuz…ya da, Belfast şehir merkezinde Aziz Alfred ve Aziz Franklin sokaklarının köşesinde durup kalabalıklara Katolik din adamlarının cennete girmeye hak kazanmak için gereken doğruluğa sahip olmadıklarını anlattığınızı hayal edin…İşte İsa’nın yaptığı buna benziyordu. Dönemin din önderlerinin, Tanrı’nın cennete girmek için belirlediği standardı karşılamadıklarını söylüyordu. Halkın cennete girmeyi ümit edebilmesi için kutsallığın ve doğruluğun doğası hakkındaki görüşünün din önderlerinden de üstün olması gerekliydi.
İsa’nın söylediği doğruydu. İsa’nın söz ettiği iki dindar grup için doğruluk, törensel ve geleneksel yasaya şekil yönünden uyulmasından ibaretti. Kurban sunuyorlardı, sık sık oruç tutarlardı, çok dua ederlerdi, beden temizliği, ondalıklar ve dini törenler konusunda kılı kırk yararlardı. Ne var ki, adaleti, gerçeği, paklığı, yüreğin kutsallığını ve diğer insanlar için sevgi duymayı ihmal ederlerdi.
Bu din önderleri, Tanrı’nın Musa’ya verdiği On Buyruk’u kendilerine gore uayrlayıp genişletmişlerdi. Bir Yahudi’nin itaat etmesini inanılmaz bir yük haline getiren 613 din kuralı ve düzenlemesi geliştirdiler. Bu insanların üzerindeki inanılmaz dinsel ağırlığı hayal edin. Ancak bu 613 kurala uydukları takdirde ‘dindar’ veya ‘doğru’ sayılabilecekleri öğretilmişti onlara. Din önderleri, bu 613 kural ve düzenlemeyi ön planda tutarken, sevgi, merhamet ve adaletin insanın yaşamında sahip olması gereken yerini arka planda gözlerden ırak tutuyorlardı.
Doğruluğumuz, Yahudi din önderlerinin dışsal ve resmi doğruluna karşıt olarak, içsel ve ruhsal olmalıdır. İsa vaazının başlarında şöyle demişti: “Ne mutlu yüreği temiz olanlara! Çünkü onlar Tanrı'yı görecekler.” (Matta 5: 8, İncil). İsa, Tanrı için en önemli olan şeyin, kişinin inancıyla ilgili dışsal gelenek ve törenlerin olmadığını söylüyor. Radikal bir öğretiş mi bu? Hayır, Eski Antlaşma’nın öğretileriyle uyumludur. “Çünkü RAB insanın gördüğü gibi görmez; insan dış görünüşe, RAB ise yüreğe bakar.” (1. Samuel 16: 7)
Sadece Tanrı tümüyle pak olduğu için Tanrı bizi bu şekilde değerlendirebilir. Sadece Tanrı bize neyin pak olduğunu ve neyin pak olmadığını söyleyebilir. Buna katılıyor musunuz? En baştaki sorunuza Tanrı’nın verdiği cevabı hiç ödün vermeden, farklı sözlerle, yeniden şöyle ifade edebiliriz:
Kim cennete gidebilir? Ancak yürekleri tamamıyla pak olanlar. Tanrı'nınki kadar pak olanlar!
Sizin ‘Temiz’ Dediğiniz, Temiz Değil!
Anne, eşi ve sekiz yaşındaki oğlunun televizyon seyrettiği oturma odasına doğru, “Yemek yiyeceğiz, hadi ellerinizi yıkayın,” diye bağırdı. Biraz sonra, televizyonun kapatıldığını ve birinin banyoda musluğu açtığını duydu. Üç kişilik bu aile birazdan en sevdikleri yemeklerden birini birlikte yiyeceklerdi: annenin makarnası ve evde yapılmış, fırından yeni çıkmış ekmek.
Oğlu yemek masasına geldiğinde Bayan Yelçi çocuğun ellerini fark etti ve “Ellerini yıkadın mı?” diye sordu. “Evet, tertemizler,” diye cevap verdi çocuk. Anne oğlunun ellerine yakından bakıp gülümseyerek, “Senin ‘temiz’ dediğin pek de temiz değil” diyerek onu yeniden ellerini yıkamaya gönderdi.
Bayan Yelçi’nin oğluna söylediği aslında tam olarak Tanrı’nın kendimiz hakkında bilmemizi istediği şeydir: Bizim ‘temiz’ dediğimiz pek de temiz değildir. Temiz olamaz. Çünkü hiçbir insan kusursuz değildir. Sadece Tanrı kusursuzdur. Bu nedenle hiç kimse, kendi erdemleriyle, hak ederek Tanrı’nın huzuruna çıkamaz. Tanrı, insanın yaşamı boyunca, her an, kesin paklık ister; arada sırada pak olmasını değil. Tanrı’ya bu şekilde yaklaşamayız. Sevaplarımızın günahlarımızı aştığını düşünerek bir gün cennete girmeye hak kazanacağımızı ümit edemeyiz. Neden? Çünkü Tanrı, çok daha yüksek bir standart talep ediyor. Cennete girme koşulu tamamen kusursuz olmak. Geçme notu sadece 100 üzerinden 100.
İyiliklerimize Güvenmekten Tövbe Etmek
Bu ilahi mükemmeliyet koşulunun sizin ve benim için anlamı nedir? Hem yaptığımız iyiliklerle hem de kötülüklerle ilgili tövbe etmeliyiz. Beni yanlış anlamayın, başkalarına yardım etmek, başkalarını sevmek ve başkalarını önemsemek hiçbir zaman yanlış değildir. “Yalnız kendi yararını değil, başkalarının yararını da gözetsin.” (Filipililer 2: 4, İncil). İsa ilk vaazında şöyle dedi: “Komşunu seveceksin, düşmanından nefret edeceksin' dendiğini duydunuz. Ama ben size diyorum ki, düşmanlarınızı sevin, size zulmedenler için dua edin. Öyle ki, göklerdeki Babanız'ın oğulları olasınız. Çünkü O, güneşini hem kötülerin hem iyilerin üzerine doğdurur; yağmurunu hem doğruların hem eğrilerin üzerine yağdırır.” (Matta 5: 43-45, İncil).
Tövbe etmemiz gereken konu, sevaplarımızın bize bir gün cennete girme hakkını sağlayacağına dair düşüncemizdir. Sağlamayacaklar. Kutsal Kitap’ın Tanrısı çok daha yüksek bir standart talep eder; çok sevapla az günahtan oluşan bir karışımı değil. Tanrı, sevapların sonu gelmez biçimde sürmesini ister. Ayrıca, Tanrı için insanın dış görünümünün, yani sırf eylemleriyle görülenlerin önemi yoktur. Tanrı yüreğimize bakar.
Katolik Yakınlarım Bu Gerçeğe Nasıl Karşılık Verirdi?
Ben Katolikler arasında büyüdüm ve Tanrı’ya beni bu harika aile ile bereketlediği için şükrediyorum. Yine de konu iyiliklere güvenmek olduğunda düşünüyorum da Katolik yakınlarım kendi iyiliklerine bel bağladıkları için tövbe ederler mi? Asla. Çünkü böyle bir tövbe onlara göre cennete girme hakkından feragat etmek olur. Katolikler’e, Katolik Kilisesi’nde gerçekleştirilen dinsel tören ve kurallar aracılığıyla insanın Tanrı’dan ‘lütuf’ kazanabileceği öğretilir. Oysa Kutsal Yazılar’da bunun tam tersini öğretilir. Kimse hak edilemeyeni hak edemez. Lütuf bu demektir, öyle değil mi? Lütuf hak edilemez. Hak edersek artık lütuf sayılmaz. “Eğer bu, lütufla olmuşsa, iyi işlerle olmamış demektir. Yoksa lütuf artık lütuf olmaktan çıkar!” (Romalılar 11: 6, İncil)
Her durumda, sevdiklerimin hiçbirinin, rahiplerine itaatsizlik etmeyi veya kendilerini İsa’nın annesi Meryem’den uzaklaştırmayı düşüneceklerini sanmıyorum. Meryem’in bununla ne ilgisi mi var? Katolik inancına göre, göksel lütfun tümü Katolikler’e Meryem aracılığıyla verilir. (Bakınız Katolik Kilisesi Katekizmi, 968-971, 975, 2673-2682 paragrafları. Katolik Kilisesi Katekizmi, Katolik Kilisesi’nin inançları ve uygulamaları konusunda resmi yayınıdır.) Ne var ki, böyle bir öğretişin Hristiyan inancıyla ilgisi, Kutsal Kitap’ta yeri yoktur.
Katolikler günahlarını ne zaman bir rahibe itiraf etseler, yanlış bir şey yaptıklarını kabul etmiş olurlar. Maalesef, bu aynı zamanda cennete gitmeyeceklerinin de bir işaretidir. Bunun herhangi birine söylenebilecek çok kötü bir söz olduğunun farkındayım, özellikle de akrabalar için. Çok çok üzücü ama doğru. Kutsal Kitap’ın Tanrısı, hepimizin çok yüksek bir standarda uymamızı bekler. Cennete girme koşulu, mükemmelliktir. Daha önce söylediğim gibi, kötü işler insanın cennete gitme şansını ortadan kaldırır. Tanrı, iyiliklerin sınırsız bir şekilde sürdürülmesini ister.
“Tetelestai”
İnsanın mükemmel bir doğruluğa ve eksiksiz bir paklığa sahip olması gerekiyorsa, insanın sonsuzluğu cennette geçirme konusunda nasıl bir umudu olabilir? Akla bir kelime geliyor: “Tetelestai.” Bu kelimeyi yüksek sesle okuduğunuzda, İsa’nın ölümünden önce söylediği son sözü söylemiş olursunuz. Tetelestai. Hangi dili konuşuyor olursanız olun, bildiğiniz binlerce kelimeye bu Grekçe kelimeyi ekleyin. Bu kelimeyi İncil’in yazıldığı dilde söylemeye de gerek yok. ‘Tamamlandı’ sözü, bu kelimenin Türkçe çevirisidir.
Neden bu söz önemlidir? İsa’nın dünyada söylediği en güçlü söz budur. İsa bu sözü çarmıhta söyledi. “Daha sonra İsa, her şeyin artık tamamlandığını bilerek Kutsal Yazı yerine gelsin diye, “Susadım!” dedi. Orada ekşi şarap dolu bir kap vardı. Şaraba batırılmış bir süngeri mercanköşk dalına takarak O'nun ağzına uzattılar. İsa şarabı tadınca, “Tamamlandı!” dedi ve başını eğerek ruhunu teslim etti.” (Yuhanna 19: 28-30, İncil)
“Tetelestai” kelimesi, görünüşte çarmıha gerilmiş olmasının yarattığı trajedinin, dünyayı sarsan, kayaları parçalayan, tarihi değiştiren ve insanları ölümden dirilten bir zafer sahnesine dönüşmesini sağlayan kelimeydi. Bu olayın ayrıntılarını İncil’de okuyabilirsiniz. Bütün bunlar İsa’nın öldüğü anda gerçekleşti.
Bir anlamda, bu kelime, Tanrı’nın evreni var ederken söylediği sözlerden daha kuvvetlidir. “Tetelestai” kelimesi öylesine söylenmemişti. Tanrı dünyaya geldi, yeni bedeninin günahımızın cezasını taşıyabilmesi için insanlığa büründü. Bu sözü söylemesi için ölmesi gerekti. (Tabii ki Tanrı ölemez ama büründüğü insan bedeni günahlarımız uğruna bir kurban olarak verildi. Mucizevi bir şekilde, Tanrı en büyük ruhsal ihtiyacımızı kendisi karşıladı. İmkansız mı? “Tanrı'nın yapamayacağı hiçbir şey yoktur.” (Luka 1: 37, İncil)
Bu kelime bir sanatçının kullanacağı bir kelimedir. Bir sanatçı, yapıtlarından birinin önünde durup “Tetelestai” dediğinde kullandığı kelimedir. Yaptığı resim tamamlanmıştır. Sanat yapıtını tamamlamak için eklenebilecek başka hiçbir şey yoktur. Son fırça darbesi vurulmuştur. Resmi tamamlanmıştır.
“Tetelestai” kelimesi aynı zamanda bir müteahhidin kullanacağı bir kelimedir. Yaptırdığı evi satın alan kişiye anahtarlarını teslim ettiğinde müteahhidin kullandığı kelime bu kelimedir. Şöyle der, “Tetelestai. Tamamlandı. Her şeyi plana göre bitirdim. Artık bitti.”
Bu kelime İsa’nın günahlı insan yerine çarmıhta gerçekleştirdiği işin artık bittiğini ifade etmek için kullanılır. Yapmak için başladığı işi tamamladı. “…günahlarımızı çarmıhta kendi bedeninde yüklendi. O'nun yaralarıyla şifa buldunuz.” (1. Petrus 2: 24, İncil)
Bunun Sizinle Ne İlgisi Var?
İsa kendisini günahkarların yerine koydu ve bu günahkarların hak ettiği şeyi yüklendi. Biz, sanki günah işlememişiz gibi muamele görelim diye, İsa’ya bir günahkarmış gibi davranıldı. Yani, biz doğruymuşuz gibi davranılacak bize. Eksiksiz bir doğruluğa sahipmişiz gibi. Tamamen temiz. Tamamen pak. Tanrı işte bu şekilde cennete erişebilmemizi olanaklı hale getirdi.
“Nitekim Mesih de bizleri Tanrı'ya ulaştırmak amacıyla doğru kişi olarak doğru olmayanlar için günah sunusu olarak ilk ve son kez öldü.” (1. Petrus 3:18, İncil)
Bu birkaç satırı şimdi kendimizi de dahil ederek, kendimize yönelik olarak bir kere daha ele alalım. İsa kendisini sizin yerinize koydu ve günahlarınızdan ötürü sizin hak ettiğiniz cezayı kendi üzerine aldı. Size günah işlememişsiniz gibi davranılsın diye, İsa’ya bir günahkarmış gibi davranıldı. Yani, sanki siz doğruymuşsunuz gibi. Eksiksiz bir doğruluğa sahipmişsiniz gibi. Tamamen doğru! Cennete girme hakkını kazanacak kadar doğru! “Nitekim Mesih de [sizi] Tanrı'ya ulaştırmak amacıyla doğru kişi olarak [sizin gibi doğru olmayan] için günah sunusu olarak ilk ve son kez öldü.” (1. Petrus 3:18, İncil)
İsa’nın Şifa Veren Dokunuşu
Çarmıhta gerçekleşen şey inanılmaz bir değiş tokuştu. Tanrı’nın ayarladığı bu değiş tokuşu anlamazsak, gerçek Hristiyanlık’ın özünü anlayamayız. Bizim kötülüklerimiz tümüyle, Tanrı’nın doğruluğuyla değiş tokuş yapıldı. İsa’nın cüzamlıları iyileştirdiği zaman gibiydi. Bu korkunç hastalığa yakalanacaklarından korkarak kimse cüzamlılara dokunamazdı. Oysa İsa ne yaptı?
İsa'ya cüzamlı biri geldi, diz çökerek, “İstersen beni temiz kılabilirsin” diye yalvardı. İsa'nın yüreği sızladı, elini uzatıp adama dokundu, “İsterim, temiz ol!” dedi. Adam anında cüzamdan kurtulup tertemiz oldu.” (Markos 1: 40-42, İncil)
Biraz bunun üzerinde düşünün. İsa’nın bir cüzamlıya dokunup kendisine hastalığın bulaşmamasını sağlamanın tek bir yolu vardı. İsa’nın cüzamlıyı temiz kılması, şifa vermesi gerekirdi. Peki öyle oldu mu? Evet! İsa’nın dokunuşuyla, cüzam temizlendi, yerini şifa aldı.
Cüzamlılar toplum dışına itildiği için, diğer insanlar onlardan bir taş atımı uzaklık kadar uzak dururlardı; yani çevrelerindeki cüzamlılar yakınlaştığı takdirde onlara taş atabilecekleri mesafede! Açık yaraları ve kirli sargılarıyla cüzamlılar insanın asla dokunmak istemeyeceği kişilerdi. Tiksindiriciydi. Ne var ki, İsa’nın bu adam için yaptığı ilk şey ona dokunmaktı.
“İsa'nın yüreği sızladı, elini uzatıp adama dokundu.”
İsa kendisiyle konuşmadan önce, elini uzatıp ona dokundu. Bu sahneyi gözünüzde canlandırabiliyor musunuz? Bu adamın, birinin kendisine dokunmasını ne kadar özlemiş olduğunu düşünün bir kere. Uzaklaşması için kafasına atılan taşlar değil, sadece bir dokunuş. İsa, adamı önce iyileştirip sonra ona dokunabilirdi. Temiz derisine dokunmak daha güvenli olurdu. Ben olsam öyle yapardım. Fakat İsa cüzamlının fiziksel dokunuşa duyduğu ihtiyacı gördü ve önce ona dokundu. Sonra da fiziksel ve ruhsal iyileştirme getiren sözler söyledi.
Kambur. Parmaksız bir el. Ayak parmaklarının eksikliği nedeniyle ayakları artık ayak gibi görünmüyordu. Kabuk bağlamış kollar ve iltihaplı sırtı paçavralarla kaplanmıştı. Yıpranmış bu dış örtü, çığlık çığlığa bağıran iki gözü dışında yüzünün tümünü kaplıyordu. Birdenbire, bir şimşeğin çakması gibi hepsi düzeldi. Yumru olan yerde, artık kızının tutabileceği bir parmak vardı. Ayak parmaklarının olmadığı yerde, artık oğullarıyla birlikte koşup eğlenebileceği iki sağlıklı ayak vardı. Ülserli yaraların olduğu yerde, artık karısının dokunabileceği deri vardı. Karantinada geçen yalnız saatler artık yerini sevdikleriyle ve arkadaşlarıyla geçen mutlu saatlere bırakmıştı.
Cüzam, insanın içsel ruhsal bozukluğunun dışsal ve görülebilir bir işaretiydi. Cüzamın yavaş yavaş yayılması ve insanın bedenini tümden çürütmesi gibi, günah da insanın yüreğinde yerleşir ve tümden öldürür. Günahın Tanrı’yla ilişkimiz üzerinde etkilerini bir şeyle kıyaslamak gerekirse, cüzam en iyi seçim olacaktır. Bunu duymanın kulağa hoş gelmediğini biliyorum. Gerçek bazen acı verir.
İsa Bizi Cüzamlılara Yaptığı Gibi İyileştirmek İstiyor
İsa ile cüzamlı arasında gerçekleşen olay inanılmazdı. Çarmıhta gerçekleşen inanılmaz değiş tokuş gibi bir şeydi. İsa günahı üzerine almakla kalmadı, bunun yerine kendi doğruluğunu da verdi; Tanrı’nın eksiksiz doğuluğunu. İsa bizim yerimize ölerek, adil Tanrı’nın insandan ödemesini beklediği cezayı ödemiş oldu. Sadece günahlarımızdan ötürü hak ettiğimiz cezayı ödemekle kalmadı, aynı zamanda, kendisinde bulunan yetkinliğin bizde de var olmasını sağladı.
İsa sayesinde, doğru olmayan bir insanın, mükemmelik standardını kimsenin karşılayamayacağı Tanrı’yla barışması mümkün olmuştur. “Şöyle ki Tanrı, insanların suçlarını saymayarak dünyayı Mesih'te kendisiyle barıştırdı.” (2. Korintliler 5:19, İncil)
Kurtarıcının Haykırışı
Müjdeler’i birbiriyle kıyasladığımızda, İsa’nın bu son sözünün yüksek sesle söylendiğini görüyoruz: “Tetelestai!!! Tamamlandı!!!” Uzun ve korkunç bir gün boyunca savaşmış olan bir fatihin, kurtarıcının haykırışıydı bu. İsa çarmıha gerilmeden önceki yirmi dört saat boyunca sabırla, yasadışı şekilde toplanmış altı mahkemeye katlandı. Bunu biliyor muydunuz? Bu mahkemelerin üçü Yahudi yetkililer tarafından organize edilmişti. Mahkemelerden üçü sivil mahkemeydi, yani Roma yönetiminin huzuruna çıkarıldı. Altı mahkeme, gece yarısıyla İsa’nın çarmıha gerildiği cuma sabahının ilerleyen saatlerine kadar sürdü. Ne var ki İsa, uzun zamandır beklenen bu uzun günün sonunda akşama doğru zaferi selamladı.
Daha ilk melek yaratılmadan ve insana biçim verilmeden, dünya henüz oluşturulmamışken, İsa’nın günahlar için Bağışlatan Kurban olması önceden belirlenmişti. Dünyaya ne zaman gönderileceği de belliydi. Tam olarak nereye gönderileceği de kararlaştırılmıştı. Dinleyin! Dünyada insanın ilk günahı henüz işlenmeden önce göklerde bir Kurtarıcı sağlanmıştı. İnsanın yıkımı gerçekleşmeden önce insanın kurtuluşunun çaresi belliydi. İnsanın yaptığı hiçbir şey Tanrı’yı hazırlıksız yakalamaz. İsa’nın çarmıha gerildiği ölüm tepesinde gerçekleşen hiçbir şey Tanrı için beklenmedik değildi. Romalı askerler tarafından korunan ve İsa’nın üçüncü gün ölümden dirildiği mezarda da insanın yaptığı herhangi bir şey Tanrı üzerinde zafer kazanmış değildir. Bugün yapacağımız hiçbir şey Tanrı için sürpriz olmaz. Tanrı sadece bir adım ilerimizde değildir; bir sonsuzluk kadar ilerdedir!
Tanrı’nın, insanı yaratmadan önce sonsuzlukta tasarladığı, bizlere bağışlama yolu sağlamasının bir aracısıydı. İnsanın edimlerine veya erdemlerine bakılmaksızın tasarlanmıştı. İşte Tanrı’yı bu kadar eşsiz kılan sonsuz sevgisi ve karşılıksız, egemen lütfudur. Lütfen bir ara Kurbanın Üzerindeki Sır Perdelerinin Kaldırılması adlı makaleyi okuyun. Tanrı’nın insanlığı bol bol bereketlemekle ilgili tasarısını nasıl özenle açıkladığını göreceksiniz. Üzerindeki perdeleri kaldırması binlerce yıl aldı; adım adım, peygamber üzerine peygamber, çağ üstüne çağ. Mezmurlardan birinde mezmurcu bizlere Tanrı’nın zaman duyusuna göre, Tanrı’nın armağanını bizlere göstermesinin sadece birkaç gün sürdüğünü hatırlatır:
“Çünkü senin gözünde bin yıl geçmiş bir gün, dün gibi, bir gece nöbeti gibidir.” (Mezmur 90: 4, Eski Antlaşma)
İncil bu konuda şöyle der, "...şunu unutmayın ki, Rab'bin gözünde bir gün bin yıl, bin yıl bir gün gibidir." (2. Petrus 3: 8)
İlahi Tamamlayıcı!
“Tetelestai!!! Tamamlandı!!!” Bu sözler gerçekten de, fetheden birinin sözleridir! Peki tamamlanan neydi? Uzun bir kurban törenleri silsilesi. Kurban kanı Aden bahçesinin kapılarından bile akmaya başlamıştı. Bu kırmızı dalga, suçlu günahkarlar için kurban edilen yüz binlerce masum hayvanın birbirine karışmış kanının koyu kırmızı dalgasıyla başlamıştı. Fakat, İsa “Tetelestai!!!” diye haykırdığı andan itibaren, artık kimse için hiçbir zaman bir damla kanın bile akmasına gerek kalmadı.
“Yahya ertesi gün İsa'nın kendisine doğru geldiğini görünce şöyle dedi: “İşte, dünyanın günahını ortadan kaldıran Tanrı Kuzusu!” (Yuhanna 1: 29, İncil)
Başka ne tamamlanmıştı? İsa Mesih, Eski Antlaşma döneminde bildirilen peygamberlikleri yerine getirerek bunları tamamlamış oldu. Bu peygamberlikler hakkında daha çok bilgi sahibi olmak isterseniz, sitemizde yer alan Mesih’le ilgili peygamberliklerin ele alındığı yazı dizisine bakabilirsiniz. Bunların bazıları ilk anda birbiriyle çelişiyor gibi görünür. Eski Antlaşma’da İsa için, “Eskiden Beri Var Olan” denir ama biz onu İncil’in ilk bölümlerinde bir bebek olarak görüyoruz. “Başlangıçta Söz vardı. Söz Tanrı'yla birlikteydi ve Söz Tanrı'ydı. Başlangıçta O, Tanrı'yla birlikteydi. Her şey O'nun aracılığıyla var oldu, var olan hiçbir şey O'nsuz olmadı…Söz, insan olup aramızda yaşadı.” (Yuhanna 1:1-4, 14)
Başka bir Eski Antlaşma dönemi peygamberliğinde İsa’dan ‘Güçlü Tanrı’ diye söz edilirken, doğumundan yüzlerce yıl önce bildirilmiş bir başka peygamberlikte Mesih’in çarmıha gerilmiş halinin tasviri yapılır: “Birçokları onun karşısında dehşete düşüyor; biçimi, görünüşü öyle bozuldu ki, insana benzer yanı kalmadı.” (Yeşaya 52:14). “Esenliğimiz için gerekli olan ceza Ona verildi. Bizler onun yaralarıyla şifa bulduk. Hepimiz koyun gibi yoldan sapmıştık, her birimiz kendi yoluna döndü. Yine de RAB hepimizin cezasını ona yükledi.” (Yeşaya 53: 5-6)
“Ben aslında İsa’nın kimliği hakkında daha fazla şey öğrenmek isterim” diyebilirsiniz, “Eski Antlaşma’da nerede İsa’nın ilahi bir varlık olduğu söyleniyor?” diye sorabilirsiniz.
“Çünkü bize bir çocuk doğacak, bize bir oğul verilecek. Yönetim onun omuzlarında olacak. Onun adı Harika Öğütçü, Güçlü Tanrı, Ebedi Baba, Esenlik Önderi olacak.” (Yeşaya 9: 6)
Peygamberlikler, İsa’nın düşmanlarının arasında egemenlik süreceğini, fakat bir yandan da, ezilmiş ve acı çeken, zulüm gören biri olacağını anlatıyor. “İnsanlarca hor görüldü, yapayalnız bırakıldı. Acılar adamıydı, hastalığı yakından tanıdı. İnsanların yüz çevirdiği biri gibi hor görüldü, Ona değer vermedik. Aslında hastalıklarımızı o üstlendi, acılarımızı o yüklendi.” (Yeşaya 53: 3-4). Ölümü hakkındaki bütün peygamberlikler, ölürken susayacağını söyleyen peygamberlik gibi ayrıntılı olanlar bile, gerçekleşmiştir.
“Daha sonra İsa, her şeyin artık tamamlandığını bilerek Kutsal Yazı yerine gelsin diye, “Susadım!” dedi. Orada ekşi şarap dolu bir kap vardı. Şaraba batırılmış bir süngeri mercanköşk dalına takarak O'nun ağzına uzattılar. İsa şarabı tadınca, “Tamamlandı!” dedi ve başını eğerek ruhunu teslim etti.” (Yuhanna 19: 28-30, İncil)
İsa’nın haykırışına neden olan başka ne tamamlanmıştı? Ölümlü yaşamı sona ermişti. Artık hiçbir zaman bitkin ve aç kalmayacaktı veya arka arkaya darbe yemeyecekti. Artık hiçbir zaman insanlığın birikmiş günahlarını taşımayacaktı. Ölümden dirilişi sırasında büründüğü beden, cennete gittiğimizde bizim sahip olacağımız yüceltilmiş bedenler gibidir. İsa’nın ölümü, gömülmesi, dirilişi ve göğe alınmasından sonra söylediği sözlere kulak verin: “Diri Olan Ben'im. Ölmüştüm, ama işte sonsuzluklar boyunca diriyim. Ölümün ve ölüler diyarının anahtarları bendedir.” (Vahiy 1:18, İncil)
Bu Sözü Ezberleme Zamanı Geldi Dostum!
Devam etmeden önce size bir soru sormak istiyorum. Kelimeyi ezberleyip sizin için ne anlam ifade ettiğini öğrendiniz mi? Tetelestai!!! Tamamlandı!!! Umarım. Tanrı eğer size neden cennete girmenize izin vermesi gerektiğini soracak olsa, bu kelimeyi söyleyin. Kendinizden bahsetmeyin. İsa’nın sizin için ne yaptığını anlatın.
Tam ve Eksiksiz Doğruluk Meselesi Üzerinde Durmalıyız
Eminim, hepimiz, gidebilecek olsak, cennete gitmek isteriz. Dini inançlarınız ne olursa olsun, size bir seçenek verilecek olsa eminim cenneti seçerdiniz. Cennet ne olursa olsun ve nerede olursa olsun, eminim orada olmak istersiniz. Ama çok basit bir gerçekle başlamak istiyorum. Herkes cennete gitmeyecek. İsa şöyle dedi, “Dar kapıdan girin. Çünkü yıkıma götüren kapı geniş ve yol enlidir. Bu kapıdan girenler çoktur. Oysa yaşama götüren kapı dar, yol da çetindir. Bu yolu bulanlar azdır.” (Matta 7:13-14, İncil)
Birçok insan cennet hakkında konuşur. Ve birçok insan cennete gideceğini düşünür ama İsa’nın söylediği bu değil. Hayatta iki yol vardır; biri cennete, diğeri cehenneme gider. Birçok kişi cehennem yolundadır, sadece bunun farkında değildirler. Bu da, cennete gideceklerine inanan milyonlarca iyi, düzgün, dindar insanın bir gün ne kadar yanıldıklarını görecekleri anlamına gelir.
İkincisi benim de gözlemimdir: çoğu kişi iyi insanların cennete gideceğine inanıyor olmasıdır. Kısa bir süre önce ülkemde gerçekleştirilen bir ankete göre insanların %53’ü “İyiliklerin, cennette bir yer kazanmamıza katkısı vardır” diye inanıyorlar. Ülkenizdeki insanların %90’ından fazlası bu inancı paylaşıyor olabilir. Peki ya siz?
Çoğumuz iyi insanların hepsinin cennete gideceğine inanırız. Bu görüşteki sorun yaratan nokta “iyi”nin tanımıdır. “İyi” ne demek? Kim “iyi”? Herkes bunu çeşitli şekillerde tanımlar. İnsan genel olarak iyi bir kişiyse veya yaşamı boyunca başkalarına yeterli miktarda iyilik ederse, cennette bir yer kazanacaklarına inanırız. Ne var ki bu durum, ‘iyi’nin ne olduğu sorusunu doğurur. Çoğumuz, insanlara karşı iyi davranmanın, yardım kuruluşlarına bağışta bulunmanın, dürüst bir yaşam sürdürmenin, sarhoş olmamanın ve eşimize sadık kalmanın “iyi”nin tanımı olarak sayarız. “İyi”nin tanımına göre eksik yanlarımız var mı? Muhtemelen. Fakat Tanrı’nın eksiklerimizi görmezden geleceğini düşünürüz.
Tanrı’nın karakterini ve doğasını öğrenmenin kendi durumumuzu anlamamıza yardım edeceğini düşünüyorum. Eski Antlaşma’da Yeşaya peygamber Tanrı’yı şöyle tarif eder: “Yüce ve görkemli Olan, Sonsuzlukta yaşayan, adı Kutsal Olan diyor ki…” (Yeşaya 57:15). “Kutsal” olarak çevrilen kelime ‘ayrılmış’ veya ‘ayrı’ anlamına gelir. “Kutsal” olan, sıradan olandan ayrılır. Yaratıcı, yarattıklarından ayrıdır. Şayet cennet insanların Tanrı’nın huzurunda durduğu yer ise, o zaman ancak ‘herşeyden ayrı olan' Tanrı'ya kendi şartlarıyla yaklaşabiliriz. Bu şekilde, Tanrı’nın “iyi” tanımının bizimkinden farklı olabileceğini anlamaya başlarız. Nitekim, bizimkinden çok çok farklıdır!
Yeşaya, Tapınak’ta Tanrı’yı tahtında oturmuş olarak gördüğü görümünde, gördükleri karşısında şöyle karşılık verdi: “Vay başıma! Mahvoldum” dedim, “Çünkü dudakları kirli bir adamım, dudakları kirli bir halkın arasında yaşıyorum.” (Yeşaya 6:5).
Kutsal Yazılar boyunca Tanrı’nın kendisini açıkladığı, yüceliğinin bir kısmını gösterdiği kişilerin Tanrı’nın varlığının muazzamlığı karşısında dizlerinin bağı çözüldüğü ve genellikle bu karşılaşmadan ötürü öleceğini düşündüğü görülür. Burada nedenini algılanmakta zorlandığımız bir durum vardır. Tanrı hem yarattıklarıyla ilişki kurmak ister hem de kendisine çok fazla yaklaşmaya çalıştığı takdirde insan mahvolur!
Öyleyse kimin cennete gideceği sorusuna cevap vermeden önce neyi anlamamız gerekir? Cennette sonsuzluğu birlikte geçirmeyi istediğimiz Tanrı’nın karakterini ve doğasını.
Tanrı Kutsal Kitap’ta Kendisini Nasıl Tanıtır?
Sadece tek bir ayete bakalım. “Mübarek ve tek Hükümdar, kralların Kralı, rablerin Rabbi, ölümsüzlüğün tek sahibi, yaklaşılmaz ışıkta yaşayan, hiçbir insanın görmediği ve göremeyeceği Tanrı, Mesih'i belirlenen zamanda ortaya çıkaracaktır. Onur ve kudret sonsuza dek O'nun olsun! Amin.” (1. Timoteos 6:15-16, İncil)
Tanrı’nın bulunduğu yerdeki ışık o kadar parlak ve pırıltılı ki, ölümlü gözlerin buna dayanmasına olanak yoktur. Bu, Tanrı’nın bulunduğu yer hakkında Kutsal Kitap’ta çok yaygın bir şekilde kullanılan bir tasvirdir. Cennet her zaman en pak ve en parlak ışığın olduğu yer olarak resmedilir. Cennetin ayrıntılarının verildiği İncil’in son iki bölümünde, cennette Güneş, Ay veya yıldızların ışığına gerek olmadığını görüyoruz. Tanrı, bu ışıkta oturan ve çevresi inanılmaz, yaklaşılmaz bir görkemle sarılmış bir şekilde resmedilir.
Üzerinde biraz düşünün. Güneş, dünyadan 149 milyon km. uzaklıkta ortalama bir yıldız büyüklüğünde olduğu halde, kimsenin, Güneş’e sürekli olarak bakıp da gözlerinin zarar görmemesi mümkün değildir. Ölümlü insanın, Tanrı’nın ifade edilemez görkemine bakmakta çok daha zorlanacağı kesindir! Tanrı’nın huzuruna girebilecek kadar iyi olduğumuzu düşünebiliriz ama gerçekten öyle miyiz? Tanrı bizim belirlediğimiz standartlar ve yaşadığımız yaşamlar hakkındaki görüşü nedir?
“Çünkü benim düşüncelerim sizin düşünceleriniz değil, Sizin yollarınız benim yollarım değil” diyor RAB. “Çünkü gökler nasıl yeryüzünden yüksekse, yollarım da sizin yollarınızdan, düşüncelerim düşüncelerinizden yüksektir.” (Yeşaya 55: 8-9, Eski Antlaşma)
Cennete giriş için gerekli koşul kesin doğruluk ise ve insan bunu sağlamaktan acizse, o zaman Tanrı’nın bunu sağlaması gerekir. Vardığınız sonuç bu değil mi? Gerçekten de başka bir yol yok. Hiçbirimiz böyle bir standarda uyamayız, bir gün için bile. Kutsal Yazılar’da söylediği gibi hepimiz yetkinlik konusunda eksiğiz. “Çünkü herkes günah işledi ve Tanrı'nın yüceliğinden yoksun kaldı.” (Romalılar 3: 23, İncil)
Adem ile Havva
Kutsal Yazılar Tanrı’nın erkeği ve kadını günahsız ve masum olarak yarattığını öğretir. Hayatları Tanrı’ya itaatsizlikle lekelenmeden önceki sürenin ne kadar olduğundan söz etmez. Bir gün mü? Bir hafta mı? Muhtemelen fazla uzun değil. Fakat ne kadar uzun olursa olsun, tarifi mümkün olmayacak şekilde harika olduğu kesindir. Adem ile Havva, İblis’i dinlemeden önce, Tanrı’yla açık ve özgür bir iletişime sahipti. Ayartmaya teslim olduktan sonra, utançlarından ötürü ve cezayı hak ettiklerini hissettikleri için Tanrı’dan saklandılar. Benzer bir suçluluk duygusunun bizlerin de ölümden korkmasına neden olması mümkün mü acaba? Çünkü biz de bizi yargının beklediğini biliyoruz. Ben öyle olduğuna inanıyorum.
Bu web sitesinde okuyacağınız en önemli yazılardan biri Kurbanın Üzerindeki Sır Perdelerinin Kaldırılması başlıklı yazıdır. Bunu daha önce söylediğimi biliyorum ama sizi bu yazıyı okumaya şiddetle teşvik etmek istiyorum; Aden bahçesi hakkında bilmek isteyebileceğiniz her şeyi öğrenmenin bir yolu olarak. Tanrı’nın Adem ile Havva’ya öğrettiği dört dersin, cennete gitmek için bizlerin öğrenmek zorunda olduğumuz dört ders olduğunu keşfedeceksiniz. Nedir bunlar? Bugün güneş batmadan bu yazıyı okumanızı öneririm. Bekletilmeyecek kadar önemli bir konudur çünkü bu!
“Cennete gitmek gibi kaygım yok” diyorsunuz belki, “Ben de çoğu insan kadar iyi bir insanım. Aslında, bildiğim kadarıyla birçok insana göre daha iyiyim.” Bu doğru olabilir ama Tanrı’nın tüm kötülükleri yargılayacağını biliyor musunuz? Yetkin bir doğruluğa sahip Tanrı’nın bunu yapması şarttır. Tanrı adil olmazsa, Tanrı olamaz. Adalet Tanrı’nın doğasının bir parçasıdır. Tanrı’nın ahlaki yetkinliğinin bir parçasıdır adaletteki yetkinliği. Doğru ve yanlış arasındaki farkı umursamayan bir Tanrı, iyi ve hayranlık uyandıracak bir varlık olabilir mi? Sanmıyorum. Ahlaki kayıtsızlık, Tanrı’da bir mükemmeliyet değil, kusur olurdu. Tanrı’nın doğru ve yanlışla ilgili sorulara karşı kayıtsız olmamasının, ahlaki olarak mükemmel bir varlık olmasının nihai kanıtı, kendisini dünyayı yargılamaya adamış olmasıdır.
İbrahim Peygamber’le Aynı Fikirde Misiniz?
Tanrı’nın doğru ve yanlışla ilgili konulara kayıtsız olmaması sizi şaşırtmamalıdır. İbrahim Peygamber de, “Bütün dünyayı yargılayan adil olmalı” demiştir. (Yaratılış 18: 25, Eski Antlaşma). Tanrı’nın ahlaki açıdan kayıtsız olması aslında Tanrı için bir kusur olurdu değil mi? Peki ama Tanrı’nın kutsallığının ve mükemmel doğruluğunun sizinle ve benimle ne ilgisi var? Çok ilgisi var. Öncelikle hak ettiğimiz felaketi mühürler. Kutsal Yazılar’a göre, Tanrı’nın mükemmel kutsallığı bizim doğamızdan çok çok üstündür; öyleyse hak ettiğimiz yargı nedir? Eski Antlaşma’da Peygamber Hezekiel bize Tanrı’nın şu sözlerini bildirmiştir: “Her yaşayan can benimdir. Babanın canı da, çocuğun canı da benimdir. Ölecek olan, günah işleyen candır.” (Hezekiel 18: 4)
Bedenlerimizin gömüldüğü ve arkamızdan yas tutulduğu günler gelecek. Peki ya canlarımız? Canlarımız ölemez, çünkü onlar sonsuzdur. Tanrı burada, fiziksel ölümden değil, ruhsal ölümden söz etmektedir. Ruhsal ölümü deneyim etmek, Tanrı’dan ayrı düşmek demektir; bedenimizden değil, Yaratıcımız’dan. Bu ayrılık, günah işlediğimiz an gerçekleşti. O andan şimdiye dek Tanrı uzak ve bilinemez gibi durur. Ancak bunun nedeni Tanrı’nın uzak ve bilinemez olması değildir; nedeni, tamamıyla günahsız, kutsal ve doğru Tanrı’ya karşı günah işlemiş olmamızdır. “…doğrulukla fesadın ne ortaklığı, ışıkla karanlığın ne paydaşlığı olabilir?” (2. Korintliler 6:14, İncil)
“Ama hepimiz günah işlemiyor muyuz? Hepimiz hata yapmıyor muyuz?” diye sorabilirsiniz, “Şayet öyle ise, hiçbirimiz cennete gidemeyiz. Bana bunun doğru olmadığını söyleyin! Tanrı’dan sonsuza dek ayrı düşmeyeceğimizi söyleyin! Cehenneme gitmeyeceğimi söyleyin!”
“Çünkü yeryüzünde hep iyilik yapan, hiç günah işlemeyen doğru insan yoktur.” (Vaiz 7: 20, Eski Antlaşma)
Kendimizi Başkalarıyla Kıyaslamak
Gerçekten de o kadar kötü müyüz? Kendimizi o kadar kötü görmediğimiz kesin. Fakat kendimizi kırık bir lens aracılığıyla bakarak gördüğümüzü unutmayalım. Oysa Tanrı bizleri olduğumuz gibi görür ve bizi kendisinde gördüğüyle kıyaslar! Cennet, insanlar için bir toplanma yeri olsaydı, kendimizden emin bir şekilde kendimizi komşularımızla kıyaslayıp onlara göre iyi olduğumuz sonucuna varırdık. Fakat cennet kesin olarak kutsal olan Tanrımız’ın varlığı ise, hiçbirimiz yeterince iyi değiliz.
Kutsal Kitap Tanrı’nın hepimizi, haklı olarak, reddedebileceğine işaret etse de, şimdi ve sonsuzluk boyunca O’nunla olabilmemiz için bir yol açtığını da ortaya koymaktadır. Tanrı kutsal ve adildir ama aynı zamanda eşit derecede lütufkardır:
“RAB sevecen ve lütfedendir, tez öfkelenmez, sevgisi engindir. Sürekli suçlamaz, öfkesini sonsuza dek sürdürmez. Bize günahlarımıza göre davranmaz, suçlarımızın karşılığını vermez. Çünkü gökler yeryüzünden ne kadar yüksekse, kendisinden korkanlara karşı sevgisi de o kadar büyüktür. Doğu batıdan ne kadar uzaksa, o kadar uzaklaştırdı bizden isyanlarımızı.” (Mezmur 103: 8-12, Eski Antlaşma)
Peki Tanrı cenneti gerçekten de, yaptığımız hiçbir iyiliğin günahlarımızın tümüyle affolunmasını sağlamayacak olan bizlere, kendi kutsallığına ve adaletine aykırı olduğu halde mi sunuyor? Ama Tanrı böyle olamaz değil mi? Tanrı’nın ahlaki mükemmelliğinin bir parçası, yargısının mükemmel olmasıdır. Günahı görmezden gelen birçok kişi tanıyorum. Günahlı olmalarını haklı göstermenin yollarını buluyorlar. Doğru ve yanlış arasındaki farkı hiç önemsemiyorlar. “Hoşgörü çağında yaşıyoruz,” diyorlar. Öyle söylüyorlar ama Tanrı böyle söylemiyor. Ahlaki kayıtsızlık Tanrı için yetkinlik değil, bir kusur olurdu.
Tanrı günahlarımızın hak ettirdiği şekilde bizlere davranmadığını söylediğine göre, günahlarımız konusunda kendisini tatmin edecek bir şey yapmış olmalı. Bize suçlarımıza denk karşılık vermeyeceğine göre, bunların hesabını vermek için kendisinin bir şey yapmış olması gerekir. Bunu nereden biliyorum? "...kan dökülmeden bağışlama olmaz." (İbraniler 9: 22, İncil). Kutsal Kitap’ta hiçbir yerde Tanrı’nın günaha izin verdiğini veya bir istisna yaptığını görmüyoruz. “Bakın, RAB'bin eli kurtaramayacak kadar kısa, kulağı duyamayacak kadar sağır değildir. Ama suçlarınız sizi Tanrınız'dan ayırdı. Günahlarınızdan ötürü O'nun yüzünü göremez, sesinizi işittiremez oldunuz.” (Yeşaya 59:1-2, Eski Antlaşma)
Cezanın Ödenmesi Şart
Tanrı’yla doğru bir ilişkinin anahtarı, günahlarımızın bağışlanmasıdır. Günahlarımız bağışlandığı takdirde, Tanrı’nın önünde “doğru” olabiliriz ve Tanrı yeniden bizimle bağ kurabilir. Öte yandan, Tanrı günahı öylece görmezden gelemez. Günahın kabul edilmesi ve cezasının ödenmesi gerekir. Eski Antlaşma’daki kurban sistemi, Tanrı tarafından tam da bu amaçla kurulmuştu.
Bağışlatma Günü’nde, başkahin sunakta öldürülen hayvanların kanını alıp ibadet yerlerinin en önemli yeri üzerine serperdi: “Böylece En Kutsal Yer'i İsrail halkının kirliliklerinden, isyanlarından, bütün günahlarından arındıracak.” (Levililer 16:16). Tanrı İsrailliler’e günahların bağışlanması için kanın gerekli olduğunu zaten söylemişti: “Çünkü canlılara yaşam veren kandır. Ben onu size sunakta kendinizi günahtan bağışlatmanız için verdim. Kan yaşam karşılığı günah bağışlatır.” (Levililer 17:11)
“Tanrı böyle bir dinsel kuralı eskiden gerekli görmüş olabilir ama zaman değişti,” diyebilirsiniz. Kısmen haklısınız. Zaman değişti. Ama Tanrı değişmedi. “Kötüye bakamayacak kadar saftır gözlerin.” (Habakkuk 1:13, Eski Antlaşma). İnsanların bugün işlediği günahlar, Tanrı’yı her zaman olduğu kadar gücendirmek ve öfkelendirmektedir. Tanrı’nın günahlarımızla başa çıkma konusundaki kararı değişmemiştir. Önerdiğim yazıyı okuduktan sonra bunu çok daha iyi anlayacaksınız.
Tanrı cennet konusunda güvence sahibi olmanızın bir yolunu açtı mı? Evet, kurban aracılığıyla insanın, Tanrı karşısında yeniden “doğru” olabilmesi için her zaman bir yol açmıştır. Sözünü ettiğim yazıyı okuduğunuzda bunun Aden bahçesinde nasıl başladığını göreceksiniz. Tanrı günahlarını bağışladı ama neye dayanarak? Tanrı ilk atalarımıza günahın ancak kurban bedeliyle, yani bir hayat feda edilmesi ve kan dökülmesiyle, örtülebileceğini gösterdi.
Sonsuza Dek Tanrı’dan Ayrı Kalmak
İnsanların Tanrı’dan ayrı düşmelerinin ilk ve tek nedeni İsa’ya iman etmemeli değildir; insanlar günahları nedeniyle Tanrı’dan ayrıdırlar. Ölümün iki yönünü (fiziksel ve ruhsal) ele aldığımızda bu konuyu tartışmıştık. Yüksek bir uçurumun kenarında duracak olsak muhtemelen düşüp ölürüz. Bunun nedeni yerçekimi kanunu olur. Günahlarımız için ödenen ceza olmadan ölürsek, cezayı ödememiz gerekecek. Ceza, Kutsal Kitap’ın cehennem dediği bir yerde Tanrı’dan sonsuza dek ayrı kalmaktır. Bu yasa, ruhsal dünyada, fiziksel dünyada yerçekimi kanunu kadar kesin bir yasadır.
Ama Ben Olorun’a İçtenlikle İnanıyorum!
Bazıları şu soruyu sorar, “İçtenliğin önemi yok mu?” Afrika’da Yoruba halkının tanrısını ele alalım. Tanrılarına Olodumare ve Olorun diyorlar. İnançların içtenlikle bağlı olmaları Tanrı’yı memnun etmek için yeterli mi? İçtenlik saygı duyulan bir karakter özelliğidir ama günah sorununu çözmez. İki kişi denizde boğuluyor olsa, içten bir şekilde kurtarılmayı arzuluyor olabilirler ama bir halat veya bot olmadan içtenlikleri de onlarla birlikte ölecektir.
Lizbon’da havaalanında bekleyen bir adamı düşünün. Şikago’ya gitmek istiyor. Fakat bir bilgisayar hatası nedeniyle o ve başka birkaç yolcu çıkış kapısı konusunda yanlış bilgilendirilmişler. Adam bunun farkında değil ve bineceği uçağın Şikago’ya gideceğine içtenlikle inanıyor. Maalesef uçak Londra’ya gidiyor. İçtenliği onu Şikago’ya götürebilir mi? Hayır. Kişinin inançlarına içtenlikle bağlı olması, gideceklerine inandıkları yere gidecekleri anlamına gelmez. İçtenlikle yanılmış olabiliriz. Ayrıca, içtenlik, bizi yanlış bilgilendirilmiş olmamızın sonuçlarından da kurtarmaz.
Hedefi Kaçırmak
Günah işlemek demek, ‘hedefi kaçırmak’ demek. Hedefi kaçırmak çok kolay değil mi? Tanrı’yla doğru bir ilişkiye sahip olmamız için Tanrı’nın belirlediği ‘hedef’ nedir? Eminim artık cevabı biliyorsunuzdur! Tanrı hangi standarda uymamızı istiyor? Mükemmellik. Tanrı mükemmel olandan daha azını gerekli kılsa, Tanrı olamaz. Tanrı kendisinden ödün veremez. Mükemmellikten daha az bir şeyi kabul ederek kendi doğasına aykırı davranamaz. Günahla herhangi bir ilişkisi olamaz. Tanrı kendi yüceliğini korumak için gereken her şeyi yapacaktır.
“Ama insanın sonsuz kaderi kadar önemli bir şey için,” şunu aklınızdan geçiriyor olabilirsiniz: “Başka yollar olmalı? Tanrı karşısında doğru bir konuma sahip olmanın başka bir yolu olmalı.” Tanrı’ya göre yok. Esas ölçüt Tanrı olduğuna göre, bundan daha azı, olmamız gerekenden daha azı demektir. Tanrı kusurlu bir şeyden memnun olamaz.
Yaşamlarımızı Tanrı’nın kutsal standartlarıyla kıyasladığımızda tüm iyiliklerimiz, ahlakımız, dinimiz, hayır işlerimiz, iyi kişiliğimiz ve kin gütmeme çabalarımız, Tanrı’nın mutlak doğruluğunun yanında eksik kalır. Gerçek şu ki: “Yazılmış olduğu gibi: “Doğru kimse yok, tek kişi bile yok. Anlayan kimse yok, Tanrı'yı arayan yok. Hepsi saptı, Tümü yararsız oldu. İyilik eden yok, tek kişi bile!” (Romalılar 3:10-13, İncil)
Günahımızı yargılaması gereken kutsal bir Tanrı tarafından mahkum edilmiş olarak duruyoruz. Kurtarıcı’ya ihtiyaç duyan günahkarlarız. “Tamam da, aktardığınız ayetler kimsenin iyilik yapmadığını söylüyor. Tanrı herhalde benim hayatımı görmüyor, çünkü ben kendimi iyi bir insan olmaya adadım. İyi olmaya çalışıyorum.” diyor olabilirsiniz şu anda. Niyetinizden kuşkum yok. İyi olmaya çalışmak takdire şayan bir şey. Fakat bir insanın cennete girecek kadar iyi olması imkansızdır. Tanrı insanlığa kendi mutlak mükemmel, kusursuz doğruluğundan bakar. Tanrı’nın ilahi bakış açısına göre hiç iyi insan yoktur. Tanrı’nın mükemmel kutsallık ve doğruluk standardına göre yetersiziz.
Bu gerçeği sindirmek zor biliyorum ama doğru olan bu. Tanrı’nın gözünde ya mutlak olarak doğru ya da mutlak olarak doğru olmayan insanlar vardır. Hafta içinde %87 doğru olup, cuma ve cumartesi geceleri sadece %45 doğru olmak gibi bir şey olamaz. %100 doğruluktan daha az olan herhangi bir şey Tanrı’nın zorunlu kıldığı mükemmellik standardına göre eksik kalır. Daha önce söylediğim gibi, günah işlemek kolaydır. Düşündüğünüzden çok daha kolaydır.
Ayrıca, Tanrı’nın yasasında, bir kere günah işlediğimiz zaman günahımızı telafi etmemize olanak verecek bir şey yoktur. “Çünkü Yasa'nın her dediğini yerine getirse de tek konuda ondan sapan kişi bütün Yasa'ya karşı suçlu olur.” (Yakup 2:10). Nitekim, Kutsal Yazılar, herhangi birinin Tanrı’nın yasasını mükemmel bir şekilde yerine getirdiğini söylemiyor. Kimse bunu yapamaz. Fakat biri Yasa’yı tamamıyla yerine getirip sonra da bir noktada başarısız olsaydı, Yasa’nın gerektirdiği cezayı eksiksiz olarak çekmesi gerekirdi. Tanrı için bu kişi ne kadar suçlu olurdu? Sadece Tanrı’nın yasasının belirli bir kısmını ihlal etmekten değil, Tanrı’nın yasasının tümünü ihlal etmiş gibi suçlu sayılacaktı. Bunun anlamı, Tanrı’nın böyle bir kişiyi, tamamıyla kötü saymasıdır. Kısmen kötü değil, tamamıyla kötü. Söylediğim gibi, Tanrı’nın gözünde, %87 ve hatta %99 doğru olmak gibi bir şey yoktur.
Kutsal Yazılar Tanrı’nın ilkelerinin herhangi bir şekilde ihlal edilmesinin, aslında Tanrı’nın yasasının tümüne karşı işlenmiş bir suç olacağını öğretir. Bu gerçeğin etkisi, Tanrı için günahın ne kadar iğrenç bir şey olduğunu bizlere göstermek olmalı. Fakat bunları işitmek bazılarınızın bana kızmasına neden olabilir; bizleri alçakgönüllü kılmak yerine kızdırır. Ben bu gerçeği kabul etmeyi zorlaştıran şeyin, günaha karşı Tanrı’dan daha fazla hoşgörülü olmamız olduğuna inanıyorum.
Ayrıca, Tanrı’nın sahip olduğu hafızaya sahip değiliz! Çoğumuz geçmişteki günahlarla aramızda oluşan uzaklık ve geçen zaman sayesinde bir ölçüde huzur hissediyoruz. Günahlarımızdan ne kadar uzak olursak, hayatlarımızı o kadar az etkilediklerini hissediyoruz ve kendimizi daha az suçlu hissediyoruz. Yaptığım yanlışların yarısını dahi hatırlıyor muyum? Gerçek şu ki, Tanrı huzurunda işlediğim suçların çoğunu gayet sessiz sedasız bir şekilde unuttum.
Bir gazetede Jill Price adında bir kadın hakkında çıkan haberi okudum. Kadının, doktorların ‘süper otobiyografik hafıza’ adını verdikleri sıradışı bir durumu vardı. On dört yaşından beri yaşamının her gününün detaylarını canlı bir şekilde hatırlayabiliyordu. Kaliforniya Üniversitesi’ndeki uzmanlar, bu becerisini doğrulamak için altı yıl boyunca onunla ilgili çalışmalar yaptılar. Hep iyi bir hafızanız olmasını istediyseniz, belki bunu yeniden düşünmek isteyebilirsiniz. Jill bunu hem bir bereket hem de lanet olarak görüyor. Zor zamanlarda kendisini teselli eden sıcak anıları var; fakat aynı zamanda işin bir de karanlık yönü var. Her kötü kararı, her hakareti ve acı veren her mahcubiyeti hatırlıyor. “Geçen yıllar boyunca,” diyor Jill, “anılar beni yiyip bitirdi.” Anıların kendisini felç ettiğini ve rahatsız ettiğini hissediyor. Nadiren huzurlu bir şekilde uyuyabiliyor.
Hepimiz özümüzde iyi insanlar olduğumuzu düşünmek isteriz. Fakat buna inanmamızı sağlayan şey, geçmişteki kararlarımızın, eylemlerimizin ve düşüncelerimizin çoğunu unutmamızdır. Bunları mükemmel bir şekilde hatırlasaydık ne olurdu? Tanrı hatırlıyor. Nitekim, O’nunla ilişkimizi mahveden, işlediğimiz ilk günahı da hatırlıyor.
Şöyle Düşünün
Tanrı’nın yasası, sonsuzluğa kadar dokunmuş, dikişsiz bir giysi gibidir ve küçücük bir yırtıkla mahvolabilir. Uyumu, tek bir uyumsuz notayla bozulabilecek bir senfoni gibidir. Ya da tek bir halkayı kırdığımızda bütünlüğü bozulan harika bir altın zinciri düşünün.
Düşünün bir kere. Bir insanın cüzamlı sayılması için ne kadar cüzamlı olması gerekir? Bir kısmı bile cüzamlı olsa, ona cüzamlı denilir. Ne demek istediğimi anlıyor musunuz? İnsanın artık doğru, salih biri olarak sayılmaması için ne kadar yanlış, günahlı eylemde bulunması gerekir? Tek bir kötü, günahlı eylem yeterlidir. Tanrı, kısmi itaat değil, kusursuz itaat ister.
Bu Haksızlık!
“Çünkü Yasa'nın her dediğini yerine getirse de tek konuda ondan sapan kişi bütün Yasa'ya karşı suçlu olur.” (Yakup 2:10). Bu haksızlık! Bu şekilde tepki vermeden önce, Tanrı’nın bu ayette söylediği şeyi anladığımızdan emin olmalıyız. Tanrı bize, ilahi yasalarından birini ihlal etmekle suçlandığımızda, sayıları ne kadar çok olursa olsun, itaat eylemlerimizin, bizi korumayacağını söylüyor. Yani itaatimiz, Tanrı’nın itaatsizliklerimiz için belirlediği cezadan korumayacak bizleri.
Tanrı’nın, yasalarını ihlal edenlere verdiği karşılık bizleri şaşırtmamalı. Yasa bizim ülkemizde de bu şekilde işliyor, öyle değil mi? Vatandaşlar olarak, kendi haklarımıza saygı duyulmasını isterken, bizim de başkalarının haklarına saygı duymamız gerekir. Hukuk sistemimiz, haklarımızı ihlal eden veya ulusumuzun yasalarından birini çiğneyenler hakkında kovuşturma açar. Kişiyi, ihlal edilen yasa uyarınca yargılar. Suç işleyen kişi, diğer yasalara itaat ettiğini söyleyerek bu yasayı ihlal ettiği için yargılanmaması gerektiğini söyleyemez. Mesele, ihlal edilen yasadır. Yasa, suçu nedeniyle kişiyi sorumlu tutar ve mahkum eder. Örneğin, yargıçtan, cinayet suçundan ceza almaması için komşusu için yaptığı iyiliği göz önünde bulundurmasını isteyemez. İyilik yapmış olması, nasıl yaptığı kötü şey için cezalandırılmamasına neden olabilir? Öldürülen adamın çocuklarına sorun ve bakın bakalım bu adalet yaklaşımını benimsiyorlar mı?
Gerçek şu ki, kimse Tanrı’nın huzurunda, Tanrı’nın buyruklarını her zaman yerine getirdiğini ileri süremez. İşte bu nedenle şu gerçeği kabul etmeliyiz: “Yazılmış olduğu gibi:”Doğru kimse yok, tek kişi bile yok.” (Romalılar 3:10, Eski Antlaşma). Hiçbirimiz doğru sayılmayız. Hiçbirimiz Tanrı’nın doğruluk standardına uyamayız.
Aman, Aman, Aman!
Bunları duyduğunuzda ötürü umutsuzluğa kapılıp moraliniz mi bozuldu? Yazının bu kısmında bazılarınızın böyle hissetmiş olabileceğini düşünüyorum. Yaratıcı’dan, yaptıkları hiçbir şeyin O’nun onayını sağlayamayacağını öğrenen herkes böyle hisseder. Bu umutsuz durumdan bizi kim kurtarabilir? Bir çıkış yolu var mı? İşte yıllar önce bu soruyu sormaya başladım. Bizi kim kurtarabilir? İsa kurtarabilir! Ve İsa kurtaracak...bir istisnayla. İsa, kendi doğruluğuna, iyiliğine sırtını dayayan kimseyi kurtaramaz. Bu gibi insanlar, kendi doğruluklarının Tanrı tarafından kabul edilmelerini sağlayacağına güvenerek Tanrı’nın teklifini reddederler. "Cennete gitmek gibi kaygım yok" diyorlar, "Ben de çoğu insan kadar iyi bir insanım."
Keskin Bir Suçlama
Yeruşalim’deki dini önderler birkaç kere, İsa’ya soru sormak için etrafının kalabalıklarla çevrili olmadığı zamanları beklediler. Öğretme ve iyileştirme konularında yetkisinin kanıtları eksik değildi. İsa’nın yetki kullanarak öğretiş ve şifa vermesinden nefret ediyorlardı. İsa’yı kıskanıyorlardı. Ondan nefret ediyorlardı. Sorularının amacı İsa’nın tutuklanması ve öldürülmesi için bir neden bulmaktı. “Başkâhinlerle din bilginleri İsa'yı hileyle tutuklayıp öldürmenin bir yolunu arıyorlardı.” (Markos 14:1, İncil)
İsa bu yasa öğretmenlerine ne dedi? “İsa da onlara, “Size doğrusunu söyleyeyim, vergi görevlileriyle fahişeler, Tanrı'nın Egemenliği'ne sizden önce giriyorlar” dedi.” (Matta 21: 31, İncil). O dönemin dini yetkililerine karşı ne söz ama! Kibirli ve iyilikleriyle övünen bu kişilere, toplum içinde hor görülenlerin, Tanrı’nın egemenliğine onlardan daha yakın olduklarını söylemek büyük bir hakaretti! Acı verici ama gerçek! Örneğin, fahişeler, mevcut hayatlarından memnun olup da Tanrı’ya dönme ihtiyacı duymama tehlikesi içinde değildirler. Doğruluk giysisi giymiyorlar. Müjde vaaz edildiğinde tövbe etmeleri, dindar insanlar için olduğundan çok daha kolaydır. Asıl tehlikede olan kişiler, kibirliler, açgözlüler ve kendi doğruluklarına güvenenlerdir. “Neden tövbe etmeliyiz?” diye sordular, “Neden tövbe edelim? Tanrı muhtemelen benden hoşnuttur. Ben iyi bir _________.” (İnancınıza bağlı kişiler için kullanılan isimle boşluğu doldurun. Örneğin, Yahudiyim, Müslümanım, Mormonum, Aleviyim, Hristiyanım, Hinduyum, Katolikim, Yezidiyim, vs.)
Hiçbirimiz İsa’nın döneminde yaşayan din önderleri gibi düşünmemeliyiz. “Sürekli” kelimesi, aşağıda görüleceği gibi Tanrı’nın vahiy yoluyla açıklanan sözünün bir parçasıysa, böyle düşünmemeliyiz. Aramızda kim sürekli olarak Tanrı’nın yasasının gereklerini yerine getiriyor? Elçi Pavlus’un bildirdiği sözlere kulak verelim. İlk ayette Musa’nın Tevrat’taki sözlerini aktarıyor:
“Yasa'nın gereklerini yapmış olmaya güvenenlerin hepsi lanet altındadır. Çünkü şöyle yazılmıştır: “Yasa Kitabı'nda yazılı olan her şeyi sürekli yerine getirmeyen herkes lanetlidir.” (Galatyalılar 3:10, İncil). Sonra da bize İsa Mesih’i gösteriyor! “Mesih bizim için lanetlenerek bizi Yasa'nın lanetinden kurtardı. Çünkü, “Ağaç üzerine asılan herkes lanetlidir” diye yazılmıştır.” (Galatyalılar 3:13, İncil)
Günahsız Olan günahla dolu hale geliyor. Sonsuzluğun en tuhaf alışverişi! Kuşkusuz, sizin ve benim duyacağımız en inanılmaz şey! İsa Mesih, Yasa’nın üzerimize koyduğu laneti kaldırdı. Bizimle yer değiştirdi ve kendisi lanetin altına girdi. Bu size ne kadar inanılmaz gelirse gelsin, gerçek bu. Anlamamak, daha az inanılır olmasını sağlamaz. Bu gerçektir. İsa, sizinle yer değiştirdi ve günahlarınızdan dolayı hak ettiğiniz cezayı sizin yerinize çekti.
Bunun üzerinde düşünün. Tanrı, Aden bahçesinden başlayarak, bütün Kutsal Yazılar boyunca günahın sonucunun ölüm olduğunu söyledi. Adil olan ve sözünü tutan bir Tanrı, günah gördüğü yerde, sadece iki şekilde karşılık verir. Üç şekilde değil. Hemen akla gelecek şekilde değil. Seçeneklerden biri, bağışlanmayı istediğimiz an öylece bağışlanmamız söz konusu olamaz. Tanrı günahı bu şekilde ele almaz. Aden bahçesinde ilk anne babamızın günahına bu şekilde karşılık vermedi. Kimsenin günahı karşısında böyle yapmaz. Kutsal Kitap’ın ilk birkaç sayfasını okuduysanız, Adem ve Havva günah işledikten hemen sonra Aden bahçesinde kan döküldüğünü bilirsiniz. İki günahkarın yerine masum bir hayvanın kanı döküldü. Tanrı bunu onların yerine yaptı. Neden? “Kan dökülmeden bağışlama olmaz.” (İbraniler 9: 22, İncil)
Bunun bazılarınızı şaşırtacağını biliyorum ama itaatsizliklerimize karşı Tanrı ancak iki yoldan biriyle karşılık verir. Bu kadar görkemli bir Tanrı için çok fazla seçenek değil, bunu kabul ediyorum. “İsyanlarımıza karşılık vermesinin sonsuz yolu olmalı” diyebilirsiniz. Ne demek istediğinizi anlıyorum. Siz bu yazıyı okurken bilim insanları evrendeki galaksilerin sayılarını tahmin etmeye çalışıyorlar. Hubble Uzay Teleskopu web sitesi, evrende yüz milyarlarca galaksi veya ‘yıldız kenti’ olduğuna dair tahminlerini bildiriyor. Kısa bir süre önce yapılan bir Alman süper bilgisayar simülasyonu, sayılarının 500 milyar kadar olabileceğini tahmin ediyor. Tanrı’nın bu kadar devasa galaksiler yaratıp sonra da günahkar oluşumuz söz konusu olduğunda kendisini iki seçenekle sınırlamasını düşünün bir kere.
Gerçek şu ki, Tanrı kendisine sadece iki seçenek tanıdı:
(1) Ya kendisine ve yüceliğine karşı her hakaret için günahkara ceza vermelidir.
(2) Ya da cezayı kendisi üstlenmeli. Tanrı’nın yaptığı seçim bu oldu. Sevinin! Yargıç günah işlemenin cezasının ne olacağını açıkladı, mahkeme salonundaki yerinden kalktı, bizim yerimize cezayı yüklenebilmek için bir insan bedenine büründü, böylece Kurtarıcımız oldu.
“Böylesi bir iddia Tanrı’ya yakışmaz!” diyorsunuz belki, iğrenme duygusuyla başınızı sallayarak. Bir dakika. Tanrı’ya neyi yapıp neyi yapamayacağını söylememeye dikkat edelim. “Tanrı'nın yapamayacağı hiçbir şey yoktur.” (Luka 1: 37, İncil). Örneğin, Adem ve Havva günah işlediğinde Tanrı Aden bahçesinde ne yapmıştı? Düşünülemez olanı! Utanç verici itaatsizlik eylemlerinin üzerini örtecek kurbanlık hayvanı, kanı sağlamıştı. Tanrı’nın İncil’de ne yaptığını görüyoruz? Düşünülmez olanı! Mesih’te görüyoruz. Çarmıhtaki Mesih’te görüyoruz! “Şöyle ki Tanrı, insanların suçlarını saymayarak dünyayı Mesih'te kendisiyle barıştırdı.” (2. Korintliler 5:19, İncil). "Tanrılığın bütün doluluğu bedence Mesih'te bulunuyor." (Koloseliler 2: 9, İncil)
Ne Öğrendik?
(1) Sadece eksiksiz doğruluğa sahip insanlar cennete gidebilir. Ama tümüyle “doğru” olan insan yoktur. O halde kim cennete gidecek? Gidebilecek kimse var mı? Cennet boş mu olacak? Hayır, ben orada olacağım ama sizden daha iyi olduğum için değil. Daha iyi değilim. Benden daha doğru olmanız veya benim sizden daha doğru olmam bir fark yaratmıyor. Neden mi? Çünkü insanın doğruluğu, Tanrı’nın doğruluğunun önünde eksik kalır. Hiçbirimiz kendi doğruluğumuz sayesinde cennette olamayız. Tanrı mutlak yetkinliğin en üst noktasındadır ve doğruluğu mutlak doğruluktur. Sadece Tanrı’da böyle bir doğruluk vardır. Bunu hak edemem. Yansıtamam da. Ayrıca, bu doğruluk olmadan kimse cennette olmayı da umut edemez.
Çocuklarımızdan biri, arkadaşları tarafından kabul görmek uğruna onlar gibi görünmenin neredeyse bir ölüm kalım meselesi olduğu bir yaşta. Bu yaşta giysileriniz her şey demektir. “Anne, en sevdiğim kot pantolonum nerede?” diye soruyor, sanki hayatı buna bağlıymış gibi. İnsanın görünüşünün kendisi hakkında sahip olduğu özgüvene bağlı olduğu bir yaşta.
Biz bu yazıda, cennette herkesin aynı şekilde giyindiğini öğrendik. Yani cennetteki herkes, Tanrı’nın mutlak doğruluğunu giyinmiştir. Tanrı bu doğruluğu onlar hâlâ dünyadayken sağladı. Bu insanların bazıları cennette karşılaştığımızda bize Tanrı’dan doğruluğu bu web sitesinde bir yazı okuyup o sözlere iman ettiklerinde aldıklarını söyleyecekler. Benim gibi, onlar da, “Bu anlatılmaz armağanı için Tanrı’ya sonsuzca minnettarım” diyecekler.
(2) Tanrı’nın gözünde kimse birbirinden daha iyi değil. “Çünkü Tanrı insanlar arasında ayrım yapmaz.” (Romalılar 2:11, İncil). Söz konusu bizi yargılamak olduğunda, Tanrı zenginliğimiz, görevimiz, rütbemiz veya görünümümüzden etkilenmez. Dünyadaki yargıçların bazıları bunları göz önüne alırlar ama Tanrı insanları yargılanmaları gerektiği biçimde yargılar. Tanrı kimliğinden ödün veremez. Tanrı’nın kendi kimliğine sadık olması gerekir. Tanrı’nın zorunlu koştuğu doğruluk, Tanrı’nın özünün zorunlu koşmasını zorunlu kılan doğruluktur. İşte Tanrı’nın bu nedenle kötülüğün hepsini yargılaması gerekir. Gördüğümüz gibi, Tanrı’nın kesin doğruluğundan biraz bile azı Tanrı’ya göre kötülüktür. Peki Tanrı, doğruluk standardına uymayan insanları cennete kabul edecek mi? Etmeyecek çünkü edemez. Standartlarını düşürüp aynı zamanda adil Tanrı olamaz.
(3) Cennette bir yer güvencesine nasıl sahip olabileceğimizi de öğrendik. Birçok insanın inandıklarının aksine, sevaplarımızın günahlarımızdan fazla olmasıyla değil. İyi olmaya çalışmak takdire şayan bir şey. Fakat kimsenin cennete girecek kadar iyi olması imkansızdır. Tanrı insanlığa kendi kesin mükemmel, kusursuz doğruluğundan bakıyor. Tanrı’nın ilahi bakış açısına göre hiç iyi insan yoktur. Tanrı’nın mükemmel kutsallık ve doğruluk standardına göre eksiğiz. Hem iyiliklerimize güvenmekten hem de kötülüklerimizden tövbe etmeliyiz. Yani, iyiliklerimizi Tanrı’nın onayını elde etmenin bir yolu olarak kullanma fikrinden vazgeçmeliyiz, çünkü işe yaramayacaktır.
Okuduğumuz her şey ümitsizliğe sürükleyici ve cennet erişilmesi imkansız göründüğü anda, Tanrı’nın cennet güvencesine sahip olmamızın bir yolunu sunduğunu öğrendik. Tanrı insanın Tanrı huzurunda doğru bir konuma sahip olmasını sağlamak için her zaman kurban aracılığıyla bir yol sağlamıştır. ‘Kurban aracılığıyla’ kelimelerinin altını çizdik ve bunlara inanıyoruz.
İsa’nın kendisini günahkarların yerine koyduğunu ve günahkarların hak ettiği cezayı kendi üzerinde yüklendiğini öğrendik. Bize günah işlememişiz gibi davranılabilmesi için İsa’ya günah işlemiş gibi davranıldı. Yani, sanki biz doğruymuşuz gibi. Tamamıyla doğruymuşuz gibi. Cennete girmeyi hak edecek kadar doğruymuşuz gibi. Meleklerle eşit sayılacak kadar pak. Tanrı huzurunda tamamıyla kabul edilmiş bir şekilde duracak kadar temiz. Tanrı cenneti bu şekilde erişebilir kıldı.
İsa’nın çarmıhında gerçekleşen inanılmaz bir değiş tokuştu. Bu gerçeği çok uzun yıllardır biliyorum ama bugün bile, bunu ilk duyduğum günkü kadar hayrete düşüyorum. Bizim kötülüğümüz yerine Tanrı’nın doğruluğu. Tanrı kötülüğümüzü alıyor ve bunun yerine bize doğruluğunu veriyor. Bu değiş tokuş gerçek Hristiyanlık’ın özüdür.
Kimler cennete gidebilir? Ancak İsa Mesih’e imanla güvenenler cennete gidebilirler. İsa Mesih’e iman ederek Tanrı’ya yaklaşan herkes için cennette ayrılmış bir yer vardır. Cennet iyi insanlarla dolmayacaktır. Cennetteki insanlar, dünyada günah işlemiş, fakat günahlarını kabul edip İsa’nın kendileri yerine ölmüş ve dirilmiş günahkarlar oldukları gerçeğini kabul etmiş insanlardır.
